#bilgisayarbagımlılıgı #internetbağımlılıgı #terapi #müslümanpsikolog #cocukegitimi #aile #mutluluk #huzur #evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#bilgisayarbagımlılıgı #internetbağımlılıgı #terapi #müslümanpsikolog #cocukegitimi #aile #mutluluk #huzur #evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2015 Çarşamba

Sınav kaygısıyla baş etmek için gençlere tavsiyeler!

Sınav kaygısı siz sevgili gençler arasında artış gösteriyor. Üzülüyorsunuz, kendinizi yorgun hissediyorsunuz, moraliniz bozuk. Sanki dünya yıkılmış, altında bir siz kalmışsınız gibi hissediyorsunuz.
Bu dönem biraz normal merak etmeyin. Her yerden bombardıman var size; “Bu bir sınav değil! Hayatının geri kalanını belirliyor!” diyorlar.
Yalan..!
Hiç de öyle değil. Hiç bir sınav sizin hayatınızın geri kalanını belirleyemez!
Üniversiteyi bitirmenizi, iyi yerlere(!) gelmenizi, başarıdan başarıya koşmanızı değil, mutlu olmanızı istiyorum ben. Çünkü çeşitli kademelerde görev yapan nice insana terapi yapıyorum. Mutlu olmakla iyi bir üniversite bitirmiş olmak arasında doğrudan bir bağlantı yok, haberiniz olsun! Mutluluk sizin ümitlerinizde, gülen gözlerinizde, hevesli geleceğinizde!
Siz mutluluksunuz, sizler bizim gelecek hayallerimizin kanı heyecanla akan can damarlarısınız.
Materyalist başarınıza değil; önce “insan” oluşunuza, “adam”lığınıza, bizi huzurlu hale getirecek insani değerlerinize ihtiyacımız var. Bunları size üniversitelerde aldığınız eğitimler vermiyor biliyor musunuz? 
 
Endişe Ve Kaygı, Sınav Performansınızı Düşürür
O yüzden lütfen sakin olun ve başlayın şu aşağıdaki maddeleri okumaya. Uygulayın olur mu?
** Sevgili gençler! Siz bu sınava yıllardır hazırlanıyorsunuz. Kendinizi bildiniz bileli iyi bir çaba göstererek hazırlandıysanız, size düşenin en iyisini yaptığınızdan eminseniz, sınav öncesi içinizi ferah tutun. Çünkü üniversite sınavı, son dakika mantığıyla hareket edenler için sıkıntılı bir süreçtir. Uzun vadede, çalışma sistemini zamana yayarak sistematik çalışan herkes gibi siz de sınavı başarıyla atlatacak ve dilediğiniz puanı alacaksınız.
** Elinizden gelenin en iyisini yaptıysanız, sınav kaygısı geliştirmemek için şimdiden “Hakkımda hayırlı olanı neyse o olsun” demeye başlayın lütfen. Elinden geleni yaptığını düşünmek ve geri kalanı için hayırlı olan sonuca teslim olma duygusu sınav kaygısını yatıştırmak için en iyi yoldur.
** Sınav öncesi kafanızı karıştıracak sosyal durumlardan uzak durmaya çalışın. Zihninizin yorgun olmasını istemeyiz. Bununla birlikte ders ve konular anlamında da yapamadığınız, kafanıza takılan her türlü soruyu dershane veya okul hocalarınıza mutlaka sorun. Öğrenin. Utanıp sıkılmanın, acaba insanları bunaltıyor muyum diye endişelenmenin zamanı değil. Hiç çekinmeyin ve soru işaretlerinizi yok ederek sınava girin. Böylece sınav öncesi anlamadığınız konu kalmayacak ve sınav anı daha az stresli geçecektir.
** Tüm çabalara rağmen bazı konuları anlamamış olabilirsiniz. Bugünden itibaren anlamadığınız konularla kendinizi yorup zaman kaybedeceğinize, daha kolay soru çıkarabileceğiniz konulardaki pratiğinizi artırmanızı öneririm. Bu durum sınav öncesi süreci daha aktif kullanmanızı sağlayacaktır.
** Sınava girmeye yaklaştığınız şu günlerde, elinizden gelenin en iyisini yaptığınızdan da eminseniz tabii, sınav öncesi kendinizi lüzumsuz yere heyecanlandırmamaya özen gösterin. Her ne olacaksa olacak zaten. Endişe ve kaygı, sınav performansınızı düşürmekten başka işe yaramaz. Elimden geleni yaptım, hayırlısı Allah’tan diyerek kendinizi motive etmeyen başlayın.
** Etrafınızdaki insanlarla, arkadaşlarınızla sınavı ve sonuçlarını konuşup durmayın. Dünyada sohbet edebileceğiniz milyonlarca konu var! Bugünden itibaren mümkünse sohbetlerinizin içeriğini değiştirmeye gayret edin!
 
 
Tekrar Çöz Yöntemi Uygulayın
** Dershane ve okullarda sınav odaklı birbirinizi kışkırtan kıyaslamalardan kaçının! “Ayşe şu kadar net çıkarıyor, Mehmet bu kadar” demeyin. “Bana ne kim ne kadar yaparsa yapsın! Ben kendi işime bakayım.” diye düşünün.
** Sınav sırasında: Alacağınız puanı düşünmeyin. Soruları yapın ve geçin! Deneme sınavları sonrası kendinizi değerlendirmeniz için yapacağınız hesaplamalar iyidir. Ama artık sınava yaklaştınız. Puan hesabı yapıp durmak sinirlerinizi bozmaktan başka işe yaramaz. Bu durumdan kendinizi uzaklaştırın.
** Sınavdan bir iki gün önce çalışmayı bırakın. Mümkünse bedensel olarak yorulmayacağınız, sizi mutlu edecek tatlı saatler geçirin. Sınavla ilgili konuşmayın bile. Buna ilaveten kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın.
** Sınavdan bir gün önce, ertesi gün karnınızı ağrıtacak, bağırsaklarınızı bozacak tür yiyecekler yememeye dikkat edin. Ee sınavda karın ağrısıyla uğraşmanızı istemeyiz değil mi?
** Sınavdan bir iki gün önce sevdiğiniz şekilde stres atın.
** Sınavdan önceki gece ılık bir banyo yaparak uykuya dalın. Gevşemenize ve derin uyumanıza yardımcı olur. Sabaha dinç kalkarsınız.
** Sınav yerini önceden ziyaret etmek, gidiş yolunu öğrenmek; sınav için gerekli olan evrak ve kalem türü eşyaları geceden hazırlamak gibi zaten bildiğiniz durumları söylemiyorum bile!
** Sınav anında zorlandığınız her soruyu atlayın. Yapabildiklerinizi çözdükten sonra başa dönerek tekrar çöz yöntemi uygulayın. Çözülemeyen soruda zaman kaybetmek farkında bile olmadan sinirlerinizi bozabilir. Kendi kendinizi provoke etmiş olursunuz. Bir sonraki soruyu okuyan beyin, sinirleri bozulmuş bir beyin haline gelir Allah korusun!
** Ve en önemlisi… Sınav ortamı dışındaki seslere odaklanmayın! Kendi sınavımdan hatırlıyorum, dışarıda ne patates soğancı kalmıştı geçmeyen yoldan, ne kavga edip ortalık karıştıran tipler! Üstelik Pazar sabahının orta yerinde… Seslerden etkilenen arkadaşlar bir türlü sorulara adapte olamadılar. Ben ve benim gibi sesleri takmayanlar ve sadece kendi işine bakanlar sınavı kazandı sanırım. Aklınızda olsun.

Üniversite sınavı öncesi ebeveynler için önemli hatırlatmalar!

Sınav yaklaşmaya başlayınca, sınav kaygısıyla ilgili başvurular da artmaya başladı.
Sınav kaygısı sıkıntılıdır. Çünkü çok iyi performansı olan gençler, sınav kaygısı yaşadıklarında istedikleri nete bir türlü ulaşamazlar.
Kaygı, insanı harekete geçiren bir süreçtir biliyorsunuz. Fizyolojik, düşünsel, zihinsel ve duygusal yönleri vardır.
Kimi gençler rahat. Hiç kaygı yok. Kimileri aşırı kaygılı, kimileriyse normal sayılabilecek ruh hali yaşıyor. En iyisi bugünkü yazı önce gelsin. Perşembe günü de gençler için olan maddeleri sıralayayım.
***
Sınav kaygısı normal şartlarda dozunda ve kıvamında yaşanıyorsa şayet çok işe yarayan bir duygu. Çünkü gençler minik kaygılar taşımasalar, kendilerini kaldırıp ders çalışmazlar. Her şeyde azın karar çoğun zarar olduğu ilkesinden yola çıkacak olursak, masa başına oturtan, ortalama belirli disiplin çerçevesinde ders çalıştıran kaygı iyidir iyi.
Gelin görün ki, sıkıntı oluşturanı gençleri bitiren tür kaygılar!
Nasıl mı? Yapılan araştırmalar, üniversite sınavına girecek olan gençlerin, kalp ameliyatına girecek ağır hastalardan daha fazla kaygılı olduğunu gösteriyor. Ne kadar korkunç değil mi?
Nedir bu aşırı kaygının belirtileri hemen sıralayayım:
* Aşırı heyecanlanma,
* Kalp atışlarının hızlanması,
* Ağızda kuruluk,
* Başta, ellerde, bacaklarda titreme
* Konuşmada bozulma, kelimeleri toparlayamama, ne diyeceğini kestirememe,
* Bedende üşüme ve sürekli tuvalete gitme ihtiyacı, bu ihtiyaç yüzünden derse konsantre olamama,
* Bedende meydana gelen bitmeyen tiklerin baş göstermesi. Örneğin tırnak yeme, saçlarla rahatsız edici şekilde oynama vs gibi.
* Sınav günü hastalanma, ateşlenme, gerilme, mide bulantısı, baş ağrısı gibi.
* Çalıştığı dersi anlayamadığını düşünme ve verdiği emeğin boşa gideceği düşüncesine odaklanıp strese girme
* Sürekli olumsuz düşünme. Kazanamayacağım, başaramayacağım, rezil olacağım korkusu.
* Endişe ve kaygının yüksek olmasından dolayı hata yapma riskinin artması. Sınavda yanlış işaretleme, cevapları kaydırma riskleri.
* Bilenen konuların unutulması, sanki hiçbir şey öğrenmemiş gibi ciddi bir durumla karşılaşılması.
* Bunlara ilaveten öfke patlamalarının ortaya çıkması. Ev içinde sinirlilik hali.
* Kimse beni anlamıyor kaygısıyla ortaya çıkan yalnızlık hissi.
* Gereksiz yerlerde gereksiz tepkiler verme. Hem kendisini hem çevresini rahatsız eden tepkilerle ev ortamının havasını bozma.


 
GENÇLERİN VE ANNE/BABALARIN HATALI TUTUMLARI SINAV KAYGISINI ARTIRIR
Sınav kaygısının oluşmaması için doğru düşünme kalıplarının uygulanması şart sevgili okurlar. Ve şimdi sırada ne var? Aileler ne yapsın?
* Öncelikle lütfen ama lütfen sınav sabahı çocuğunuzla okula gidip de tam sınava giriş anında heyecanlı gözyaşları içinde, asker uğurlar gibi çocuğunuzu sınava sokmayın! En kızdığım manzara! Kızın durumu iyi, anne fenalık geçiriyor, ayılıyor bayılıyor! SAKIN SAKIN…!
* Sınavın ucunda ölüm yok! Bu durumu çocuklarınızla paylaşın. Hayatta mutlu olmak, huzurlu olmak üniversite sınavıyla kazanılan bir imtiyaz değil. Üstelik laf aramızda yıllarca üniversitelerde dirsek çürütüp iyi okullar kazanan bir sürü insan işsiz ve sıkıntılı halde aramızda dolaşıyor. Sadece okul okuyan ekmek parası kazanmıyor!
* Şu aşamadan sonra kızarak bağırarak ders başına göndermeye çalışmayın.
* Başka insanlarla kıyaslamayın. Falancanın kızı doktor oldu, filancanınki mühendis deyip durmayın!
* Destek olun evlatlarınıza. Sınav kaygısı geliştirmemeleri için yardımcı olun.
* Eğer sınav kaygısı geliştirmişlerse hemen uzman yardımına başvurun. Hiç vakit kaybetmeyin. Çeşitli yöntemlerle sınav kaygılarıyla baş ediyoruz. Sınav kaygısı nasıl mı tespit edilir? Hemen tekrarlayalım. Önemli çünkü; Eğer çocuğunuzda özgüven eksikliği varsa… “yaa offf ben yapamayacağım galiba… kazanamayacağım” söylemleri varsa, çalıştın sen neden olmasın ki şeklindeki desteğinize rağmen bu ısrarlı “kazanamama” sözleri söylenip duruyorsa,
Yukarıda yazdığım sınav kaygısı belirtileri varsa,
Uyku artışı veya garip bir şekilde uyku azalması varsa,
İştahında gözle görülür azalma/ eksilme varsa,
İç sıkıntısı artmışsa, sürekli içim sıkılıyor modunda gezinip duruyorsa,
Evde ve çevrede olan her şeye karşı isteksizlik, ilgisizlik halleri varsa,
Kolay sinirlenme halleri artmışsa,
Hemen ağlıyorsa,
Son zamanlarda deneme sınavlarından bile korkar olmaya başlamışsa…!
LÜTFEN PROFESYONEL YARDIM ALIN! Çünkü sınav kaygısı yaşıyor demektir!
Sınava bir kaç gün kaldı. Hızlandırılmış kaygı giderme yöntemleriyle çalışarak çocuğunuza yardımcı olabiliriz. Aksi halde verilen emek, sınav kaygısı nedeniyle boşa gidebilir. İnanın sınav kaygısından kurtulmaları mümkün. Basit gevşeme ve relaksasyon teknikleriyle, hipnozla, bireysel hızlandırılmış psikoterapi teknikleriyle sınav kaygılarından uzaklaşmaları mümkün. Sınava kadar birkaç gün var ve sınav öncesi bir iki seans onları çok rahatlatacaktır emin olun. İstanbul dışında yaşayanlar için internetle online danışmanlık hizmeti verdiğimizi hatırlatarak yazımı bitireyim. Olur ya yazıyı okursunuz ve “İyi de burada uzman yok, biz ne yapacağız?” diye endişelenmeyin. Teknolojinin nimetlerinden istifade ediyoruz. Tüm gençlerimize ve ailelerine sınavda başarılar...

Dijital çağın dijital anne babaları olun!

Bugün sizlere yeni projemizden bahsetmek istiyorum: Dijital Psikoloji
Biliyorsunuz günümüz dünyası internetle yatıp internetle kalkıyor. Dünya dijital bir çağa geçti çoktan. Elektronik sistemler hayatımızın her alanında yerini aldı. Haberleri bilgisayardan okuyor, bankacılık işlemlerimizi akıllı telefonlarımızla yapıyor, evlilik teklifi götüreceğimiz kişileri sosyal medya paylaşımlarından analiz etmeye çalışıyoruz.
Yatıyoruz internet, kalkıyoruz dijital ortamlar!
Günümüz böyle! İnternetle son yirmi yılda tanıştık sayılır. Her eve, neredeyse her ele ulaştı. Raydan çıkmışlık seviyesinde kullandığımız, usulüyle ilgili teknik bilgilere sahip olmadığımız için kullanımından kaynaklanan sorunlar yaşıyoruz. Oysa doğru olanı, internetin ruhunu anlayarak kullanmak, bizim için bağımlılık yapan ve yaşamımızı tehdit eden riskli yanlarını kontrol altında tutmaktır. Böylece bilinçli kullanıcılar olur çıkarız. Her geçiş dönemi sancılı olur.
İnsanoğlu ilk çağda ateşi bulduğunda “Eyvah! Bu insanı yakıyor!” diye korkup üzerine su dökseydi, insanlık tarihi bu evrelere ulaşamayabilirdi. Evet, ateş belki başlangıçta yanlış kullanım nedeniyle bazı elleri yakmıştır; avncak zaman içinde ateşin fıtratının tanınması, usulüne uygun kullanılması sayesinde verdiği zarar kontrol altına alınmış, geliştirilerek çağ atlanmıştır.
Dijital çağın çocukları
Günümüz gençliği Z kuşağı olarak anılmaktadır. 2000’li yıllarda doğan, hızlı öğrenen ve gelişim gösteren, teknolojiyle iç içe kişilerden oluşan gruba Z kuşağı denir. Özellikle İndigo çocuklar ya da kristal çocuklar olarak da anılan Z kuşağı, dijital teknoloji ile iç içe yaşayarak yeni bir psikolojiyle tanışmamıza vesile oluyor: Dijital psikoloji.
Hızlı gelişim gösteren, eğitimde kendinden emin duruşları ve kendi disiplinleriyle benzerlerinden ayrılan bu çocuklar, teknoloji çağının yeni bireyleri olarak hayatımızda yerini almaktadır.
Teknolojiyle iç içe büyüyen bu çocuklar, bilginin ve zamanın hızına çok kolay adapte olabilmeleriyle dikkat çekmektedirler. Z kuşağı hız kuşağı olarak tanımlanmaktadır ve aileler bu çocukların gelişimine ayak uydurmakta zorluk yaşamaktadırlar.
Özgüveni oldukça yüksek, zihinsel ve psikolojik açıdan hızlı gelişen ve özellikle teknolojiyi çok rahat kullanabilen yeniçağın çocuklarına yetişebilmek için aileleri ve kurumları dijital psikoloji eğitimiyle bilgilendiriyoruz.
İki ayrı disiplinden iki ayrı anlatım!
Yıllardır dijital teknoloji ve psikoloji alanlarında bireysel ve kurumsal çalışmalar yapıyoruz. Bu alanlarda hizmet veren kişiler olarak biliyoruz ki; yaşanan sorunların ana nedeni, insanların dijital teknolojiden korkmaları, onu günlük hayatlarının içine doğru şekilde kanalize etmeyi bilmemeleridir.
Dijital teknolojiyle son yıllarda daha fazla iç içe zaman geçiren insanımız maalesef herhangi bir dijital iletişimi “gerekli” olduğunu düşünerek değil “korkutucu/ürkütücü” bir süreç olarak yaşamaktadır. Dolayısıyla günlük hayatlarını kolaylaştıracak teknolojik gelişmelere karşı durarak, yeni nesil gençlikle aralarında uçurumlar oluşmasına vesile olmaktadır.
Biz Dijital Psikoloji eğitimlerimizle “Dijital teknolojiyi her bakımdan doğru şekilde kullanabilen bilinçli kullanıcılar ve bilinçli ebeveynler” yetiştirmek için kolları sıvadık.
Gelecekte dijital teknoloji kullanımında bilinçli, sosyal medya kullanımından bilinçli, kendinden memnun, ailesinden memnun, çevresinden memnun, yaşadığı toplumdan memnun kaliteli bireyler yetiştirmek için şimdiden bir şeyler yapmalıyız diye düşündük..! Ve Türkiye”de ilk defa iki yarı disiplin olarak Dijital Psikoloji eğitimini hazırladık. İnternetin ruhunu teknik ve psikolojik alanda masaya yatırarak profesyonel bir eğitim sunumu oluşturduk. Bu eğitimleri belediyeler, valilikler, okullar ve benzeri organizasyonlar aracılığıyla tüm ülkeye taşımak istiyoruz.
Son dönemlerde hızla yayılan gençlik bunalımları, oyun / madde/ internet/ seks bağımlılıkları, aile içi şiddet, aile içi iletişimsizlik, çocuklarda her türlü uyum ve davranış bozuklukları, internet suçları, internetten üzerinden yaşanan çocuk istismarları ile karşılaşmaktayız.
Özellikle ortaöğretim çağındaki gençlerin sağlıksız internet kullanımı nedeniyle, internet suçlarına ve istismarlara maruz kaldıklarını biliyoruz. Ailelerinin iletişim sorunu ve kendi içine çekilmek endişesiyle merkezimize başvurduğu pek çok gencin, internet tehditleri ve internet istismarları nedeniyle depresyona girdiğini, hatta intihar ederek sorununu çözmeye çalıştığını görüyoruz. İnternetin yanlış kullanımından kaynaklanan psikolojik sorunlar her geçen gün artıyor.
Zihinsel ve psikolojik açıdan hızlı gelişim gösteren, eğitime yatkın, özgüveni yüksek, analitik düşünme yetenekleri gelişmiş, teknoloji kullanımına yatkın, ne istediğini bilen yeni neslimizde ortak dil geliştirmek zorundayız. Aksi halde aynı evde yaşayan, bir arada olan ama kalpleri farklı yerlerde atan insanlar haline gelmemiz kaçınılmaz olur.
İnternet kullanılmalıdır, kullanılacaktır. Önemli olan onun olabildiğince sağlıklı ve doğru şekilde kullanılmasının sağlanmasıdır.
Cerrahın elinde hayat kurtaran neşterin, katilin elinde can alması gibi, iyi kullanılan teknoloji geliştirir. Korkulan, kaygılanılan ve uzağımıza atılan teknoloji bize zarar verir.
Çocukla birlikte, onun keyif alacağı iyi bir dijital eğitim için dijitalpsikoloji eğitimlerinin gerekli olduğuna inanıyoruz.
Sevgiler...

Bir ergen... Bir yalnızlık... Bir hikâye...

İnsanın kendisinin bile ne olduğunu anlayamadığı sorunlarının olması ne zor bilir misiniz?
“Ölsem de kurtulsam!” diye söylenen birileriyle karşılaştınız mı hiç?
Öyle birisiyle karşılaşıp onun elinden tutmaya çalıştınız mı?
Peki, o kişi en yakınız oldu mu?
Minicik bir tebessümü için dünyayı ayaklarına sermek isteyebileceğiniz canınızdan birisi?
Gözlerinde keder gördüğünüzde, yardım edemeyen elinizin, onu anlayamayan zihninizin düşmanı hissettiniz mi kendinizi?
İstese, ah keşke bir şeyler söyleyerek derdine ortak etse sizi, onun için yapamayacağınız ne gelir ki aklınıza? Hiç bir şey! Zira onun isteyip sizin veremeyeceğiniz bir dünya nimeti yokken yeryüzünde, elinizin kolunuzun bağlı olduğu hissine kapılmak nasıldır hiç tattınız mı?
Gözleri size çevriliyken aklının kim bilir nerelerde dolandığını merak ettiniz mi? Bakışlarınızın karşılaşmasına rağmen, düşündüklerine erişemiyor oluşunuz içinizi acıttı mı?
Soruyorsunuz söylemiyor, anlamaya çalışıyorsunuz anlamayacağınızı dillendiriyor, gözlerindeki nemi sizinle paylaşmıyor, yanında olmak istedikçe sizi uzağına atıyor!
 
Yalnızlık Psikolojisi
Bir anne babanın, ergen evladıyla başına gelebilecek en zor zamanları bu sahneler. Ve farkında mısınız bilmiyorum ama çoğaldı!
Kod adı verelim ve ona M diyelim... M, ailesinin çabaları arasında yalnızlaştığını düşünen liseli bir gençti. Dışarıdan bakınca sıradan görünen, aile içinde ilişkilerin doğal süreciyle yaşandığı minik bir dünyası vardı. Bu dünyanın içinde sıkışmaya başladığını hissetmesi, bazı beklentilerin altında ezilmenin verdiği kaprisleri depresif hallere çevirmesi, onu bekleyen upuzun ömrü bu sıkışmışlıkla nasıl atlatabileceğini bilememesi bitiriyordu ümit dünyasını.
Geleceğe dair hayalleri tükenmiş gibiydi. Baksa görmüyor, duyduğunu işitmiyordu. Kendi hayatını, iç dünyasında oluşturduğu kendi çıkmazlığına gömmekte beceri kazanmıştı. Her şeyin üzerine geldiğini düşünüyordu. Okul, sınavlar... Beklentiler...
Ailesiyle yaptığı sohbetlerin çoğunda okul ve dersler gündeme geliyordu. Babasıyla konuşmak istediği öyle çok konu vardı ki... Nasıl olduğunu bile anlamadan aralarında dönen sohbetin tamamı dersler olup çıkmıştı. 
Oysa o korkuyordu... Geçmişte güvende hissettiği çocuk hayatının yerini, gelecekte ne olacak benim halim kaygılarının aldığı büyüme sürecine girmişti. Babasından hayata dair cümleler duymak en büyük hayaliydi. Babasının bildiği geleceğe dair konuşmaların tamamıysa, kendi çocukluğundaki imkânsızlıkların bugünün şartlarıyla kıyaslanmasıydı.
Babasının, aklının ucundan tutmasını istiyordu oysa! Aklı vardı, evet. Bir şeylerin nasıl döndüğü anlamaya başlamıştı yavaştan. Ama o aklın “doğru bir rehbere” ihtiyacı vardı, rekabet ilişkisine değil!
“Babalar niçin bunu anlamaz ki?” diye düşünmekten kendisini alıkoyamıyordu. Baba olmak, kendi geçmişinle evladına verdiğin imkânı yarıştırmaktan ibaret miydi? Bir baba, çocuğuyla zaman geçirmek için bundan daha kaliteli malzeme bulmakta niye bu kadar zorlanırdı ki?
“Derslerin nasıl?” yaklaşımından çıkıp “Neyin var? Her şey yolunda mı?” sorusuna geçiş yapmak niye zor ki... Anne baba için anlaması imkânsız gibi görünse de derslerden başka konuşulacak yüzlerce konu var ergenlerle, bunu anlayan ilk ebeveyne Nobel ödülü verilmesi gerekir miydi?
Yalnızlık... İçinde hissettiği yalnızlıktan kurtulmak için neler denemedi bir bilseniz. Odada yalnız başına geçen saatler, bilgisayarın ekranına gömüldüğü oyun dolu dakikalar, ailesinin beğenmediği arkadaşları!
Bir orta yol mutlaka vardı, biliyordu. Onun bildiği orta yolla, ailesinin bildiği yol bir türlü dört yol ağzına gelemiyordu.
M, danışmanlık hizmetini bir arkadaşından duymuştu. Anne babasına; “Beni bir psikolojik danışmana götürün. Anlatmak istediklerim var.” dediğinde ailesi telaşa kapılmıştı. Oğullarının kendilerinden sakladığı ne olabilir kaygısı içlerine kor ateşi gibi saplanmıştı.
Evlatları için endişelendiğini fark ettiğim bu aile, temelde güzel ilişkileri barındırıyordu. Kavga, gürültü yoktu. Ama ilişkiler beklediğimden sığdı!
Evdeki emeklerin çoğu fiziksel donanımdaydı. Güzel imkânlar, iyi okullar, markalı giysiler.
Duygusal ilişkilerin azaldığı, nesnel doyumların abartıldığı ilişkilerde kişilerin yalnızlık çekmesi kaçınılmazdır sevgili okurlar! Günümüzde herkes maddeye yatırım yapıyor. İmkânların artırılması için çabalayıp duruyor, ama evlatlarının hayallerini konuşmayı unutuyor. Çocuğuyla oyun oynamanın, evin içinde koşturmanın, saklambaçla coşmanın, kendimizi hediye haline getirmenin inanılmaz etkisi gözden kaçırılıyor. M ile yaptığımız birkaç seans görüşmenin ardından ailesiyle de görüştük. Önce M’nin içinde hissettiği yalnızlık duygusuyla çalıştık, sonra ailesiyle arasında köprü olduk. Kuşaklararası iyi niyete rağmen devreye giren derin uçurumları kapattık. Birbirlerini dinlemeye ve duymaya başladılar. Böylece M’nin yalnızlık psikolojisi, ailenin oğullarının geleceğiyle ilgili kaygıları yatıştı.
 
Çocuğunuzun bilinmeyen kapılarının kilitlerini açın!
Çocuklarımızın bizim rehber olmamıza ihtiyacı var. Rehber nasıl olunur biliyor musunuz? Rehber olabilmek için öncelikle rehber olacağınız kişinin ruhsal yapısı hakkında bilgi sahibi olmanız gerekir? Neyi sever, neyden hoşlanır, büyüme dönemi özellikleri nasıldır, iç dünyasını hangi malzemeler oluşturur, duyguları nedir, içinde neleri barındırır? Düşünün ki firmanıza iş geliştirme programı uygulamamı istiyorsunuz? Elemanların iş performansları düşük ve benden yardım istediniz. Ne yaparım sizce? Evet, öncelikle firmanızı tanırım. Nedir, ne iş yapar, ne üretir, hedefi nedir, bugüne kadar neler yapmış, hangi başarılara hangi hatalara imza atmış, iş ve çalışan arasındaki ilişki dengesini ne üzerine oturtmuş, hizmet kalitesi standartlarını neye göre belirlemiş, kimlere hizmet veriyor, hizmet geri dönüşümü istatistiğinde göze çarpan belirleyiciler ne...vs... bir sürü şeyi bilmek isterim!
Ben bir firmaya iş geliştirme programı uygulamak için bu kadar çok şeyi bilmek isterken; siz insan yetiştirmek ve kendi evladınıza rehberlik etmek için onun hakkında bir şeyleri öğrenmeye niye hiç hevesli değilsiniz? Bunun için destek almak niye size ağır geliyor?
... Öğrenin, öğrenin... Çocuğunuzun bilinmeyen kapılarının kilitlerini açın! Nasıl öğreneceğinizi bilmiyorsanız lütfen psikolojik destek çalışmalarından istifade edin. İşin uzmanına başvurun!
Sevgiler...

Günümüz gençliğinin başa çıkmakta zorlandığı sorunlar

ARA ara sizlerden gelen soruları gündeme alıyorum biliyorsunuz. Birkaç seferdir benzer içerikli sorular gelince bir derleme yapayım dedim.
Soru ortalama şu şekilde;
Günümüz gençliğine yardımcı olmak, onları desteklemek istiyoruz. Fakat onların sorunlarının bir kısmını bilsek de bir kısmını bilmiyoruz. Acaba sizin uzman olarak dikkatinizi çeken sorunları neler? Hangi durumları sorun olarak görmeli, o konuları ciddiye olarak üzerinde durmalıyız?
Ne kadar bilinçli bir yaklaşım değil mi? Bazen göğsümü kabartıyorsunuz doğrusu.
Siz sorarsınız da ben söylemez miyim?
Bana genellikle sorun olarak gelen durumları sıralayayım dilerseniz;
Aslına  bakarsanız bu sorunun cevabı o kadar uzun ki. Satır başlarıyla verirken bile liste uzayıp gidecek. Hiç detaya girmeden gençliğin ana sorunlarını sıralayacak olursam –ki bu sıralamayı kendi çalıştığım gençleri gözümün önünden geçirerek yapacağım- eminim ki şaşıracaksınız. “Vay bu kadar çok mu sorun yaşıyor bu gençler” diye düşünebileceksiniz. Ama durum bu.
Yalnızlık gençleri hastalığa sürüklüyor
Öncelikle çok ciddi bir biçimde internetin doğru ve sağlıklı kullanılmaması sorunu yaşıyorlar. Buna bağlı olarak msn ve sosyal iletişim ağlarında gereğinden fazla zaman geçirme, günlük hayatlarında zerre işlerine yaramayacak hatta tam tersine zarar gördükleri internet oyunlarıyla kendilerinde “internet bağımlılığı” dediğimiz hastalıklı durumu ortaya çıkarıyorlar.
•Erteleme alışkanlığı ve tembellik hat safhada
•Akşama kadar sürekli arkadaşlarıyla yazışma. Bence yazışmalarında sorun yok, aileler sorun ediyor. Veya gün içindeki sorumluluklarına yerine getirmedikleri için yaptıkları bu yazışmalar aileleri kızdırıyor.
•Yalnızlık, kendini yalnız hissetme, kendisini kimsenin anlamadığı ve hiç kimse tarafından anlaşılamadığı/anlaşılamayacağı duygusu son birkaç yıldır inanılmaz yükselmeye başladı. Bilinçaltı yalnızlık duygusu diyorum ben buna.
•Aklınıza gelebilecek pek çok durumla ilgili kaygılar. Sağlıkla, kişilik yapılarıyla, görüntüleriyle, giyimleriyle, aile ve ev yaşantılarıyla, çevreleriyle kurdukları ilişkilerle… gibi her türlü kaygı. Hatta bazen öyle abartıyorlar ki kaygı bozukluğu rahatsızlığına yakalanarak psikolojik yardımı mutlak almak zorunda kalıyorlar.
• Sürekli canları sıkılıyor. Kız olsun erkek olsun fark etmiyor… muntazaman canları sıkılıyor.
•Kendine güvensizlik/özgüven sorunları
•Çöküntü/depresyon hastalıklarında artış. Maalesef son yıllarda depresyona giren gençlerin sayısında patlama var desem yanılmış sayılmam.
•Alkol/madde kullanımında artış.
•Doğru ve sağlıklı arkadaşlık geliştirmek yerine yanlış ilişkilere girme, bu kişilerden zarar göreceği konusunda en ufak bir iç görüye dahi sahip olmama halleri
•Kural tanımama, disipline olamama, iç denetim mekanizması geliştirememe
•Yorgunluk, huzursuzluk, mutsuzluk halleri
•Aile içi iletişim sorunları
•Kardeş anlaşmazlıkları
•Ders çalışmak istememe
•Cinsellik konusunda aşırı uyarılmaya açık olma… cinsel içerikli durumlar konusunda yaşlarının üzerinde heves ve ilgi durumu. Kız/erkek hepsinde cinsel tecrübeler edinme isteği ve evlilik öncesi küçük yaşlarda cinsel yaşam.
Sapkınlık arttı
Sapık EŞCİNSEL yaklaşımlar arttı. Lezbiyen ve gay ilişkileri inanamayacağınız kadar çok. Bunu ayrıca yazmak istiyorum. Dindar aile çocuklarında artmaya başladı. Aileler kızının erkek arkadaşı var diye endişelenirken; kızlar kızlarla, erkekler erkeklerle sevgili ilişkisi yaşıyor. Ailelerin ve gençlerin bu konuda bilgilendirilmesine acilen ihtiyacımız var.
•Yine bir üst maddeye bağlı olarak internet üzerinden sanal seks uygulamaları. Hatta bunlar nedeniyle başlarının sık sık belaya girmesi. Tehdit almaları.
•Genel sosyal yaşam kuralları konusunda duyarsızlık… nezaket ve görgü kuralları hakkında çookkk az şey bilme.
•Evden kaçma/evini terk etme durumlarında artış
•Yalan söyleme alışkanlıklarının inanılmaz düzeyde artması…
•Öfke/sinirlilik hallerinin fazlasıyla artması
•Saldırganlık/küfür alışkanlıklarının artması
•Okullarda külhanbeyi erkeklerden sonra, kabadayı tavırlı kızların sayısında ciddi artış
•Erken olgunlaşma özellikleri… yaşlarına uygun giyinmeme. Aşırı açık ve teşhir içerikli giyeceklerle ve aşırı makyajlarla imaj oluşturma çabaları
•İntihar eğilimlerinde artış
•Yeme bozuklukları. Bu bölüm ikiye ayrılıyor. Ya 34 beden modası gereğince aşırı yememe ve aşırı zayıf olma isteği ya da tam tersi aşırı yemek tüketerek aşırı şişman olmaları
•“Hata yaparak öğreneceğim” kaprisi. Bu benim tabirim. Diyoruz ya çocuklar hata yaparak öğrenir diye. Bunu öylesine abarttılar ki, en olmayacak akıl almaz işleri yapmak istiyorlar ve bunun yapılmaması gerektiği söylenince “Bu benim hayatım. Hataysa bile kendi hatamı yaşamak istiyorum” diyorlar. Bir adam, önünüzdeki caddede araba altında kaldıysa, sizin de öbür arabanın altında kalarak bunun ne kadar yanlış olduğunu anlamanız gerekmez! Oysa bu cümleyi şiar edindiler ve kesinlikle uyarı almak istemiyorlar. Bu korkunç bir kompleks ve kapris! Üstelik yeni moda davranış biçimleri maalesef
•Gelecekle ilgili elle tutulur idealleri yok! Dans müzik eğlence… kısa yoldan köşeyi dönme hevesi!
•Sınav kaygısı inanılmaz fazla. ve mutlaka psikolojik yardım almaları gereken bir konu.
•Meslek seçememe… gelecekte hangi mesleği seçecekleri konusunda kararsız olma hali.
İlk aklıma gelenler bunlar. Merkezimizde en yoğun çalıştığımız problem alanları bunlar.  
Yardımımıza ve desteğimize, onlara rehberlik etmemize ne kadar çok ihtiyaçları var değil mi?
Merak etmeyin, her bir konuda yazı yazmaya devam edeceğim. Şimdiden hepinizin Ramazan Bayramını tüm kalbimle tebrik ediyorum. Bayramda çocuklarınızı öpmeyi, birlikte geçireceğiniz birkaç günü cennetten bahçeye çevirmeyi unutmayın.
Sevgiler...

24 Kasım 2015 Salı

Teog sınavı ve sınav kaygısı!



SINAV kaygısı evlerde alev alev bir duygu uyandırmaya başladı yine. Malum kısa bir süre sonra Teog sınavı var. Diyorsunuz ki; Mehtap Hanım Allah rızası için yardım edin. Bir şeyler yapın.
Sınava hazırlık için bir şeyler yazayım dedim bugün. Umarım işinize yarar. Ama ben de size diyorum ki henüz yazı başlamadan önce; Ya Allah rızası için sizler de sınav kaygısını yatıştırmak için lütfen terapi desteği almaktan çekinmeyin ne olur. Öyle uzaktan tavsiyeyle zor geçiyor, çocuklarınızla karşılıklı konuşarak terapi yaptığımızda geçiyor.
Şimdi gelelim sınav kaygısını hakkında bazı bilgiler aktarmaya.
Sınav kaygısı, evde veya dershanede verimli sonuçlar almasına rağmen, sınav anında çok heyecanlanan çocukların, çalışmalarına paralel başarı gösterememesi halidir. Evde iyi, sınavda kötü şeklinde bilinir bu gençler. Zira sınav anında çok kaygılanırlar, heyecandan akıllarındaki her şeyi unuturlar, yanlış şıkları işaretlerler veya doğru şıkları kaydırırlar. Derken sonuç hüsran.
Sınav kaygısı öyle küt diye bir anda olmaz, onu da söylemiş olayım. Kırılgan, duygusal, hassas kişilerde, heyecanlı ve tez canlı kişilerde daha sık görülür. Yani kaygı bozukluğuna yatkın kişilik yapılanmasında daha fazla karşılaşırız bu şikâyetle. Aslına bakarsanız onun için öneriyle geçmez terapiyle geçer diyorum. Çünkü seansta sadece sınav kaygısına değil, genel anlamda kaygı bozukluğuna çalışıyoruz. Evet, haklısınız. Çocuklarınızı kaygı bozukluğu semptomları gösteriyor. Sıkıntı, kaygı, ağlayacak gibi olma, nefes alamama, sinirlilik hali, hayattan keyif alamama, mutsuzluk... vs.
Mümkün olduğunca desteklemeye, sınavın dünyanın sonu olmadığını anlatmaya çalışın.
Hatta sınav haftası gelip dayanmadan şimdiden birkaç seans “Sınav kaygısı” desteği aldırın.
Kaygıyı yatıştırmak için relaksasyon, hipnoz ve psikoterapi yöntemleriyle destek alın. O kadar emek boşa gitmesin! Kaygı ve endişe başarının önünü tıkıyor, emekleri heba ediyor.
Sınav kaygısı desteğine başlamak için doğru zaman tam da bu günler...

Sınav kaygısı nedir?
Genelde üniversite sınavı ve Teog gibi önemli sınavlarda, özelde okul sınavlarında bile kaygılanma, korkma halidir. Öğrenci ne kadar çalışırsa çalışsın, ne kadar başarılı olursa olsun o başarıyı ortaya koyamaz.
Sınav kaygısı normal şartlarda dozunda ve kıvamında yaşanıyorsa şayet çok işe yarayan bir duygu. Çünkü gençler minik kaygılar taşımasalar, kendilerini kaldırıp ders çalışmazlar. Her şeyde azın karar çoğun zarar olduğu ilkesinden yola çıkacak olursak, masa başına oturtan, ortalama belirli disiplin çerçevesinde ders çalıştıran kaygı iyidir iyi.
Gelin görün ki, sıkıntı oluşturanı gençleri bitiren tür kaygılar!
Nasıl mı? Yapılan araştırmalar, üniversite sınavına veya teog sınavına girecek olan gençlerin, kalp ameliyatına girecek ağır hastalardan daha fazla kaygılı olduğunu gösteriyor. Ne kadar korkunç değil mi?

Aşırı kaygı belirtileri
Nedir bu aşırı kaygının belirtileri hemen sıralayayım:
* Aşırı heyecanlanma,
* Kalp atışlarının hızlanması,
* Ağızda kuruluk,
* Başta, ellerde, bacaklarda titreme
* Konuşmada bozulma, kelimeleri toparlayamama, ne diyeceğini kestirememe,
* Bedende üşüme ve sürekli tuvalete gitme ihtiyacı, bu ihtiyaç yüzünden derse konsantre olamama,
* Bedende meydana gelen bitmeyen tiklerin baş göstermesi. Örneğin tırnak yeme, saçlarla rahatsız edici şekilde oynama vs. gibi.
* Sınav günü hastalanma, ateşlenme, gerilme, mide bulantısı, baş ağrısı gibi.
* Çalıştığı dersi anlayamadığını düşünme ve verdiği emeğin boşa gideceği düşüncesine odaklanıp strese girme
* Sürekli olumsuz düşünme. Kazanamayacağım, başaramayacağım, rezil olacağım korkusu.
* Endişe ve kaygının yüksek olmasından dolayı hata yapma riskinin artması. Sınavda yanlış işaretleme, cevapları kaydırma riskleri.
* Bilenen konuların unutulması, sanki hiçbir şey öğrenmemiş gibi ciddi bir durumla karşılaşılması.
* Bunlara ilaveten öfke patlamalarının ortaya çıkması. Ev içinde sinirlilik hali.
* Kimse beni anlamıyor kaygısıyla ortaya çıkan yalnızlık hissi.
* Gereksiz yerlerde gereksiz tepkiler verme. Hem kendisini hem çevresini rahatsız eden tepkilerle ev ortamının havasını bozma.
Gençlerin ve anne/babaların hatalı tutumları sınav kaygısını artırır.
Sınav kaygısının oluşmaması için doğru düşünme kalıplarının uygulanması şart sevgili anne babalar!
Çocuğunuzu rahatlatmaya çalışın, üzerine gitmeyin. Hayırlı olan için çalışmaya sevk edin. Yine de stres varsa mutlaka bir kaç seans sınav kaygısı terapisi aldırın. Emekleri boşa gitmesin.
Sevgiler... 

Çocuk niçin bencil/tembel olur?



Yeni moda “Ders Mükemmeliyetçisi” ebeveynler!
Tembel deyince aklınıza hemen okul ve ders konusundaki tembellik geldi değil mi?
Lütfen beni affedin, çünkü bu bölümde sizlere hayata karşı tembellik yapmanın psikolojisini anlatmayı düşünüyorum. Böylece daha kapsamlı bir anlatım olacak.
Günlük hayatında tembelliği içine sindirmiş bir bünyenin her konuda tembellik yapması kaçınılmazdır aslında.
Bir çocuk yardımsever, gün içinde kendisine düşen görev ve sorumlulukları yapıyor; gelin görün ki ders çalışmıyorsa o çocuğun tembel olduğunu değil, ders çalışma konusunda isteksiz olduğunu düşünmemiz gerekir.
Siz genelde okulda ders çalışmayan çocuğa tembel demeye alıştınız. Bu bölümde zihinlere yanlış yerleşen bu kavramı düzeltmiş olacağım.
Günlük hayatında sorumluluk almayan, yardımseverlik duyguları gelişmemiş, verilen görevleri yapmak istemeyen çocuk, okula başladığında da ders çalışmayı reddedebilir. Ben bu çocuğun genel olarak tembel olduğunu düşünüyorum. Ayrıca tembel davranışlarının ders çalışma performansını olumsuz etkilediği sonucunu çıkarıyorum.
Diğer yandan yine yeni moda ebeveyn hastalığı ile dillendirecek olursam; çocuk aslında bana göre tembel. Yerinden kalkmıyor, hiç bir işe katılmıyor.  Aynı çocuk sınıf birincisi olunca adına “çalışkan çocuk” deniliyor. Bence yanlış tanımlama! Bu çocuk tembel! Dünyaya karşı, hayata karşı tembel. Ama ders çalışma konusunda istikrarlı. Çalışıyor ve çalışmasının karşılığını alıyor.
Veya yukarıdaki örneklerin farklı bir versiyonu; çocuk bana göre tembel. İşe katılım, hayata katılım, sorumluluklara katılım yok. İlköğretim öğrencisi olsun. Ders çalışmıyor, çalışma isteği yok! Buna rağmen tüm notlar yüksek ve takdirlik öğrenciyse eğer, aile çocuğunun çalışkan olduğunu düşünüyor.
Bu grup çocuklar merkezimize sosyal uyum sorunları, kardeşler arası ilişki sıkıntısı, mutsuzluk psikolojisi, söz dinlememe gibi farklı nedenlerle getirilir. Çocukla çalıştığımda aileye “Çocuğunuzda tembellik var mı sizce?” diye sorduğumda “Yok çalışkan, işin ilginç yanı hiç çalışmadığı halde sınıfın en çalışkanı!” şeklinde cevap veriyor.
Ne kadar tehlikeli bir cevap!
“Hiç çalışmadığı halde sınıfın en çalışkanı..!”
Buradaki detayı yakaladınız mı?
Çalışmadan çalışkan olunmaz
bir insan, hiç çalışmadığı zaman çalışkan olarak tanımlanamaz, tanımlanmamalı. Bu şekilde tanım yaptığınızda çocuğunuzun bilinçdışına “Çalışmana gerek yok. Şekil a senin hayatında olduğu gibi çalışmadan çalışkan olmak mümkün, tembellik yaparak çalışkan olabilirsin!” gibi tehlikeli bir mesaj yüklemiş oluyorsunuz. Doğru ifade ne peki?
“Hiç çalışmadığı halde, derslerden şimdilik yüksek not alıyor. Bu durum geçici. Çünkü derste dinledikleri yetmediğinde, evde çalışması gerektiğinde, hâlâ çalışmamaya devam ederse notları düşecek.”
Demek ki; kavramları birbirine karıştırmamak lazım.
Hayatta olmak ve yaşamak sürekli hareketlilik ve çaba gerektirir. Yaşam şartlarının sürekli değiştiğini düşünürsek, değişen ve yenilenen bu koşullara kendimizi uydurmaya çalışmalıyız. Bunu sağlamak için devamlılık gösteren mücadele ruhunu yakalamalıyız.
Uğraşan, didinen, koşturan insanların; oturan, yerinden kımıldamak istemeyen insanlara göre daha mutlu olduğunu biliyoruz. Çünkü tembellik, beraberinde sıkıntıyı getirir. Günümüz çocuğu sürekli sıkılıyor farkındasınız değil mi? Çevrenizde neredeyse çoğu çocuğun üç yaşından sonra “Anne ben sıkıldım.” diye ağladığını görüyorsunuzdur.
Çocuklar sıkılıyor, ergenler sıkılıyor, gençler sıkılıyor, herkes sıkılıyor.
Sıkıntı, genel anlamda “öteki”ne ihtiyaç duyuyorum duygusu olarak tanımlanır. Bahsi geçen öteki, bizim dışımızda başka bir kişi olabileceği gibi bizi meşgul edecek, geliştirerek oyalayabilecek iş de olabilir.
Sıkılan çocuklar
Sürekli sıkıldığını söyleyen çocuklarınızı göz atabilir misiniz lütfen. Evde boş boş oturduklarını, biraz tv, biraz bilgisayar, onun dışında evde hiçbir faaliyete katılmadıklarını tespit edeceksiniz.
Seanslara tembel olduğu için getirilen çocuk az aslında.
Genelde “sıkıntı” ve “mutsuzluk” şikâyetiyle getiriliyor tembel çocuklar.
Çok ilginç değil mi?
Bu çocuklar boş oturdukları için, kendilerini oyalayacak hiçbir işe el atmadıkları için sıkılıp mutsuz hale geliyor bilesiniz.
Hareketli, enerjik, üretebilir nitelikte yaratılmış bir insan, odasına çekilir, bedensel ve zihinsel olarak üretim adına en ufak çabaya girmezse ne olur sizce?
Tabii ki sıkılır!
Bu arada hatırlatmakta fayda var. Buna benzer konuları ve daha fazlasını okumak için lütfen “Huyu Suyu Güzel Çocuk” kitabımı alın. Bulunduğunuz yerde kitabı alabileceğiniz bir yer mutlaka vardır. Yoksa www.kitapyurdu.com’dan sipariş edebilirsiniz.
Günün diğer önemli hatırlatması ise Başakşehir’de oturan okuyucularımız için.
12 Kasım Perşembe günü saat 14.30’da Başakşehir Belediyesi Altınşehir Bilgi Evinde seminerim var. Huyu suyu güzel çocuk nasıl yetiştirilir anlatacağım. Gelin, konuşalım, tanışalım, hatıra fotoğrafı çektirelim.
Sevgiler...

Yeni kitabım: Huyu Suyu Güzel Çocuk

Yirmi yıla dayanan meslek hayatımın koşuşturmaları arasında dört tane kitap yazmıştım. Soranlar oluyor bu arada; “Mehtap Hanım, kitabınız var mı?” diye.
Aşkolsun! Olmaz mı? 
Elinizin altında internet. 
Google amcaya sorduğunuzda bile kitaplarımın neler olduğu çıkıyor arama motorunda. İsterseniz, evlere teslim kargoyla geliyor hatta. Gidip almaya, sipariş vermeye fırsatınız yoksa elektronik kitap olarak satın alabilir, akıllı telefon veya tabletlerinize yükleyerek de okuyabilirsiniz. Yöntem çok. Yeter ki ulaşıp okumak isteyin.
ilk kitabım terapi öyküleri üzerineydi. Türkiye’de ilk defa yaptığı terapileri öyküleştirerek yazan kişi ben oldum. Buna benzer kitaplar bir iki tane vardı; ancak onlar yabancı yazarların dilimize çevrilmiş eserleriydi. Ülkemizde bu işi ilk yapan kişi olarak “Öpücük Kutusu-Ergen Terapi Öyküleri” kitabımı yazmış oldum. Bu tarz o kadar sevildi ki, çoğu uzman benzer kitaplar yazdı. Öpücük Kutusu isimli kitabımda sekiz ayrı çocuğun, sekiz ayrı sorunuyla yaptığım terapi çalışmalarını kaleme aldım. Ailelere şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın demek yerine, yaşanmışlıklar üzerinden yaptıkları hataları göstermeye çalıştım. Çocuklarına faydalı olsun diye okudukları bu kitapta, herkes kendi çocuklarının satır aralarında gezindi. Kitap çok sevildi. Öyküler yürek burktu. İnternet ortamında elden ele dolaştı.
İkinci kitabım “Siz Siz Olun-Mutluluk Terapisi” isimli eserim. Bu kitabımda sizlerden gelen sorulara cevaplar veren, pratik çözüm yolları öneren yazılar kaleme aldım. Karşılıklı konuşur gibi yazdım ki rahat anlaşılsın, kolayca uygulansın. Çok hoş oldu. Çocuk eğitimine, evliliğe ve hayata dair nice güzel soru ve konuda nice güzel anlatımla karşılaştı okuyucu.
Üçüncü kitabım “Dünyanın Sonu Değil-Ruh Sağlığını Korumak” isimli çalışmam oldu. Bu kitap da ikincisi gibi sizlerden gelen sorulara cevaplar niteliğinde hazırladım. Televizyon ve radyo programı yaparken en sık sorulan sorulardan konu başlıkları seçerek, işinize yarayacak pratik çözüm yolları yazdım. Okuyan herkes, hiçbir sorunun aslında dünyanın sonu olmadığını anlasın istedim.
Dördüncü kitabım “Öfke Kontrolü” isimli çalışmam oldu. Bilenler bilir, bilmeyenler için söylemiş olayım, ben Profesyonel Öfke Kontrol Eğitmeniyim aynı zamanda. Yıllardır öfke çalışmaları yapıyorum. Aslına bakarsanız psikolojik destek çalışmalarının zemininde öfke çalışması yatar. Çünkü herkesin iç dünyasında öfke gerekçeleri ve öfke davranışı vardır. Otomatiğe bağlanan bu öfke duygusunu anlamayı, onu kontrol etmeyi öğretiyorum. Öfke kontrolü, kendini bastırmak, her şeyi alttan almak değil; tam tersine her şeyin farkında olarak doğru yerde doğru duyguyu ortaya koymayı öğrenmektir. 
Bu kitabı, vaka örnekleriyle besleyerek, okuyan herkesin kendi başına öfkesini kontrol edebilmesini sağlamak amacıyla yazdım. Okuyan kişilerin çok işine yaradığını biliyorum. Okuduğu halde uygulayamayanlara önerim, bireysel destek almaları şeklinde tabii ki.
Ve gelelim son kitabıma...
“Huyu Suyu Güzel Çocuk”
Çocuk büyütmek tarih boyunca hiç kolay olmadı ki!
Çocuk sahibi olacağını öğrenen anne baba adaylarına, içlerinden geçen ilk duygunun ne olduğunu sorduğumda;
“İster kız olsun isten erkek fark etmez, yeter ki huyu suyu güzel olsun.” Cevabını duyuyorum.
Ancak gelin görün ki; günümüz anne babası, at yarışına dönmüş yaşam şartlarında çocuk yetiştirmek için uğraşırken “insani değerlere” sahip, huyu suyu güzel çocuk yetiştirmeyi ihmal ediyor maalesef.
Güler yüzlü olsun isterken, somurtkan çocuk yetiştiriyor. 
Merhametli çocuk yetiştirmek isterken zorba çocuk yetiştiriyor. 
Yardımsever çocuk yetiştirmek isterken, bencil çocuk yetiştiriyor.
Doğru sözlü çocuk yetiştirmek isterken, yalan konuşan çocuk yetiştiriyor.
Güvenilir ve dürüst çocuk yetiştirmek isterken, hırsızlık yapan çocuk yetiştiriyor.
Barışçıl çocuk yetiştirmek isterken, saldırgan ve kavgacı çocuk yetiştiriyor.
İşte “Huyu Suyu Güzel Çocuk” adlı son kitabımda, güler yüzlü, merhametli, yardımsever, doğru sözlü, dürüst, güvenilir ve barışçıl çocuk yetiştirmenin yollarını gösterdim. Ve insani değerlerle bezeli, kaliteli, ruh sağlığı yerinde çocuklar yetiştirmenin püf noktalarını, örnek vakalarla anlattım.
“Huyu Suyu Güzel Çocuk” kitabımı öyle doğal ve öyle anlaşılır bir dille hazırladım ki, uygulamakta hiç mi hiç zorlanmayacaksınız. 
Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz gördünüz mü? 
Ben hiç görmedim! 
İlerleyen günlerde sizlere de duyurusunu yaparım elbet. Çocukların insani değerlerle yetiştirilmesi için eğitim grupları açacağım. Siz öğretemiyorsanız bu güzel değerleri, sizin yerinize onlara ben öğreteceğim. Kararlıyım!
İyi ki çocuklar var. Çocuklarımıza dair içimizdeki her duygu olumlu. 
Sevgili anne babalar! Bugününüzden çocuklarınızın gelecekteki büyümüş hallerine umut dolu notlar yazın olur mu?
Sevgiyle kalın...   

Çocuğunuz esrar içiyor, siz uyuyorsunuz!

SON zamanların en ciddi sıkıntılarından birisi, çocukların madde kullanması! Çocuk diyorum dikkat ederseniz, genç demiyorum!

Madde kullanma yaşı her geçen gün aşağı doğru iniyor. Neredeyse dokuz, on yaşlarındaki çocukların bu tarz maddeleri denediklerini duyuyorum. Aileler dikkatli olmalı, bu konuda ciddi çalışmalar yapılmalı.
Aileler dikkatli olmadı diyorum; ama öyle mi?
Türkiye’nin ekonomik koşulları nedeniyle ekmek aslanın midesinde. Hepimiz biliyoruz. Erkekler akşama kadar rızık peşinde yoruluyor. Eve ayıracak zamanları yok. Çocukları büyürken eşlerinin yanında olamıyorlar. Bunların hepsini anlıyorum fakat çocuğunun esrar kullandığını bile bile ilgilenmeyen, durumu inkâr eden, sanki çocuğuna iftira atılıyormuş gibi davranan babaları hiççç anlamıyorum.
Esrar kullanma yaşı düştü. Gözü açılmış meraklı çocuklar, ilköğretim seviyesinde deniyor zararlı maddeleri haberiniz olsun sevgili anne/babalar. Okul kapılarında el altında satılan, sokakta oynamaya gidiyorum diye inip aşağı, falanca abisiyle buluşup kuytu yerlere giderek de deniyor. Hem de bedavaya, birilerinin ikramı şeklinde. Böylece alışıyor ve derken işler iyice karışmaya başlıyor.
Anne durumu fark ediyor ama kocayı ikna edemiyor bir şeylerin ters gittiğine. Baba “evet haklısın hanım” demiyor, çünkü derse maazallah oğlunu takip etmesi gerekecek, o zaman da evde kim yayılacak!
Fark ettiğiniz gibi çok kızgınım ilgisiz anne/babalara. Ve çocuğun geleceğini merhametsiz anne/babaların insafına bırakan devlete! Birileri acilen bir şeyler yapmalı ve aileler/gençler bilinçlendirilmeli! İş, şansa bırakılmamalı.
Uyuşturucu kullanan gençlerin ailelerinde bazı benzer özellikler var biliyor musunuz? Onları sıralamak istiyorum sizlere. En azından bu yazıyı okuyan anne/babalar kendi tedbirlerini alsınlar diye. Genelde parçalanmış, boşanmış aileler. Baskıcı veya ilgisiz aileler. Ama en önemlisi aile içi iletişim eksikliği yaşayan ve çocukla özdeşim kurma yeteneği olmayan insanlar.
Çocuğun içinde bulunduğu aile, okul, yakın çevre alkol/madde kullanan, bağımlı olan genci ne kadar erken fark eder, ona yardımcı olmaya çalışırsa, gencin bağımlılıktan kurtulma şansı o kadar artar. Bu nedenle, erken teşhis belirtilerinin bilinmesi çok önemlidir. Teşhis belirtileri fiziksel ve ruhsal-toplumsal olarak iki grup içinde toplanır. Bunların birkaçının bir araya gelmesi alarmı harekete geçirir.

FİZİKSEL belirtiler; dalgınlık, bitkinlik, uyuklama, uyku bozukluğu, terleme, titreme, dengesizlik, gözlerde kızarma, sürekli ishal veya kabızlık, yürüme bozukluğu, solunum güçlüğü ve bedende ağrılar şeklinde sıralanabilir. Psikolojik belirtilerse; Duygularda ani dengesiz değişiklikler, ilgi-istek kaybı, donukluk, anlama/algılama bozuklukları, okul başarısında azalma, bakımsız dış görünüş, içe kapanma, aşırı para harcama, suç işleme eğilimi (hırsızlık gibi), evden uzaklaşma, üzerinde garip kokular… Madde kullanımının en önemli nedeni aile içi iletişimsizlik sevgili okurlar! Aile ilişkileri güçlü, anne-babasıyla konuşup sohbet edebilen, geleceğe birlikte bakabilen mutlu ailelerin çocuklarında madde kullanımını mümkün değil göremezsiniz. Bozuk aile nerede, madde kullanımı orada diyebiliriz özetle.
Çocuğunuz madde kullanıyorsa ne yapacaksınız peki? Hemen söyleyeyim: Öncelikle paniğe kapılmayın. Öfke ile hareket etmeyin. Çocuğu dövmeye, hakaret etmeye başlamayın. Sorunu görmezden gelmeyin. Yüzüne hemen söylemeyin ama durumu gözlemleyin. Çocuğunuzun sosyal çevresini inceleyip, sorunun kaynağını tespit etmeye çalışınız. Arkadaşları kimler tespit etmeye çalışın. Çocuğunuzun uyuşturucu madde kullanmasının sebeplerinin arasında, sizin de eksik ve yanlış davranışlarınızın olduğunu göz ardı etmeyin. Sevgi ve şefkatle yaklaşmaya çalışın. Nasihat cümleleriyle giriş yapmayın. Genel olarak aile bağlarınızı kuvvetlendirecek tedbirler alın. Çocuğunuz ailesinin yanında kendisini güvende hissetmesini sağlayacak iyi bir aile ortamı hazırlayın. Ve tabii ki uzmana başvurun. Günümüzde pek çok hastane ve özel kurumda bu alanda başarılı çalışmalar yapılıyor unutmayın.

Bu yazıyı okuyan yetkililere çok açık ve net olarak bir teklif yapmak istiyorum. Bu konuda her ne yapabiliyorsak yapalım. Gerekirse Türkiye’nin her yerine gidelim. Gençleri ve ailelerini bilinçlendirecek seminerler/çalışmalar düzenleyelim. Ulaşamayacağımız, gelmek istemeyen kişiler için uygulanabilir tedbirler alalım. Aile içi iletişimi artıracak yöntemler üzerinde çalışalım. Mutlu insan&mutlu aile için ortamlar hazırlayalım. Bir tane gencimizi kurtarmayı, insanlığı kurtarmak sayalım.

Yeni hükümetin en öncelikli işinin bu mesele olduğuna inanıyorum kendi adıma. Çünkü her gün sorunlu ailelerle, iletişim çatışması yaşayan anne/babaların günah keçisi haline gelmiş problemli çocuklarla çalışıyorum. İnsan günlük pratiğinde en fazla neyle karşılaşırsa onun için endişelenir derler. Endişem çok açık! Ben artık 6.sınıf öğrencisinin esrar çektiğini duymak istemiyorum!  Türkiye’nin ekonomisi için ciddi tedbirler almak ne kadar önemliyse, aile kurumunu güçlendirecek doğru adımları atmak da o kadar önemli! 19 yıldır ailelerle çalışan, binlerce aileye doğrudan yardımcı olan bir uzman olarak söylüyorum…

Çocukta manevi yaşam nasıl oluşturulur? (2)

2. Çocuğunuzun dini duyguları gelişim sürecine göre şekillenecektir. Özellikle okul öncesi dönemde henüz “gerçek”le “gerçek olmayan”ı birbirinden ayırt edemediği için çok ciddi sıkı bilgiler vermemeniz gerekir.
Çocuklar gözlerinin önünde olup bitenler için bile hayret içindedir o yaşlarda. Karnını acı içinde tuttuğunda, annesi yanına yaklaşıp “Ahh canım kızım benim… karnın mı ağrıyor… gel birazcık masaj yapalım rahatlasın, sonra doktora gidelim gösterelim…” dediğinde bile annesinin insanüstü olduğunu düşünür. Bilgisayarların çok akıllı olduğuna inanır. Eline verdiğiniz oyunlarda bilgisayarla yarışır ve onunla konuşur. Kocaman gözlerini açarak hayret içinde: “OOfff anneee… bu yaramaz bicıklar (bilgisayarın bebekçesi) çok akıllı değil mi? Hep beni yeniyooo…” der.
İşin güzel yanı, tüm bunların kendisine doğuştan ihsan edilmiş ayrıcalıklar olduğunu hisseder. Doğuştan verilen hediyeler için mutludur. Ve böylece Allah’ın varlığını doğrudan bilmese bile, Allah’ın ikramları hakkında içine cici veriler yerleşir. Demek ki endişelenip bu tarz bilgileri çocuğun gözüne gözüne sokmaya gerek yok, nasılsa hissederek öğreniyorlar kendiliklerinden bazı şeyleri.
3. Okul öncesinde durumla ilgili olarak minik tatlı sorular sormaya başlarlar. Kafalarını karıştırmayan, pratik cevaplar vermemiz yeterli. En şanslı yanımız 18 aydan itibaren suya bayılmaları. Bizler abdest alırken yanımıza gelip eşlik ederler, suyla oynamak için dibimizden ayrılmazlar namaz vakitleri. Böyle böyle seveceklerini hatırlayıp, ıslanıyor diye azarlayarak banyodan çıkarmayın! Bırakın sizinle abdest alsın. Size göre ibadet ona göre oyun. Ama böylece anne/babasının dinsel yaşamını taklit etmeyi öğrenir. Ritüelleri zihnine kaydeder. Dinin ananelerine hevesle bağlanmayı öğrenir.

4. Ancak tüm bu doğal kayıtlar olurken mesafeli de yaklaşır. Örneğin 3,5 yaş civarında başımızı neden örttüğümüzü sorar. Geçen gün benim yeğenimin sorduğu gibi. Bebekliğinden beri birlikteyiz. 5 aydan sonra başımızı örterken sokağa çıkacağımızı keşfedip, başını örten bayan görünce heyecandan kalbi duracak gibi olan yeğenim, örtünmenin “sokağa çıkış” ritüeli olduğunu zaten biliyor. Kapı çalsa, eline geçirdiği bir başörtüyü getirip “hii kapı çaldı, sucu geldi gabila… hemen başını ört” diyor. Ama ilk kez geçen gün merak ederek sordu; “Mittapppp sen niye başına bunu örtüyorsun” diye… Esprili ve onun hoşlanacağı bir tarzla öpmek için kovalamaca tribimizi yaparak cevap verdim… “Çüünnküüü seni çookkk seviyorum da ondannn! Allah öyle dedi… Mittap dışarı çıkarken başını ört dedi… seni mıncıklıycam.. çok tatlısın sen… minik aşkım benimmm…”
Cevap verildi… 3,5 yaşında bir çocuğa verilmesi gereken cevap kadar… “ve benim başımın örtüsü senin hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyecek! Bak öpmek için seni kovalamaya devam ediyorum…” der gibi süreç yaşatıldı. İşte doğru yöntem bu! Çünkü çocuklar dinsel hayatımızla ilgili veya başka konularda soru sorduklarında iç dünyalarında kaygı yaşarlar. Yani bizimle ilgili bir durumu keşfetmişledir… ve bu keşif “acaba hayatımda ciddi bir değişiklik olacak mı, eyvahhh!” keşfidir.
Siz cevabınızı tatlı şekilde verir, hayatınızın eskisi gibi devam ettiğine dair oyunlu bir davranış sergilerseniz, ne başınızdaki örtüden endişelenir, ne de kıldığınız namazdan. Tam tersine sizinle duygusal bağı devam ettiği için sizin severek yaptığınız her ibadeti, iç dünyasında benimser. Sizinle ortak dil oluşturabilmek adına taklitler.
5. Okul öncesinde dünyanın neresinde olursa olsun, dini değerleri idealleştirme ve yüksek taleplerin varlığını hissetme güdüsünden dolayı, çocuklar cennetin gökyüzünde olduğunu düşünürler. Özellikle okul öncesinde Allah’ın her yerde, cennetin öldükten sonra yeryüzünde olduğu gibi bilgileri kesinlikle söylememeliyiz. Zihinsel algılamalarının dışında verilecek bilgi kafalarını karıştırır ve endişelenip kaygı nöbetleri yaşamalarına vesile olur. Nasılsa beyin gelişimi değiştikçe, bebekliğinden beri Allah’ın hikmeti olan hissederek bulma aygıtları onlara yardım edecek. Doğru bilgilerle buluşmaya başladıklarında geçmişteki inandıkları şeylere kendileri bile gülecek.
6. Din duygusu çok rahatlatıcı ve huzur vericidir. Özellikle okul öncesi dönemde çocuklar, dini ibadetlerle yetişkinlerin mutlu olduklarını görerek büyürler. Din duygusu bir çocuğa dünyanın adil olduğu, dünyada kendi içinde dengeler olduğunu, uyurken bile anne/babası gibi kendisini koruyan bir üst makam olduğunu hisseder. Allah’a karşı derin duygular besler. Hasta olduğunda doktorlardan ziyade Allah’ın kendisini iyileştirdiğini düşünür.

7. Çok sevilen bir yakının ölmesi durumunda “Allah onu çok sevdiği için kendi yanına aldı” gibi ifadeler bu dönemde bana göre biraz tehlikeli. Kendi adıma o dili kullanmamayı tercih ederim. Bunun yerine örneğin babası ölen çocuğa; “Baban çookk uzağa gitti.. o kadar uzağa gitmiş ki geri dönemiyor…” şeklinde açıklamak daha doğru.
Biraz daha büyümeye başladığında nasılsa Allah’ın izniyle ömrünü tamamladığını öğrenecek. Zaten büyüdüğündeki zihinsel kapasitesi bu durumun üstesinden gelebilecek. Ama 4 yaşındaki çocuk ne bilsin ilk anlatımı! Babası öldüyse, Allah aldı diye nefret duymaya başlar Allah korusun. 6-7’li yaşlarda bilgi zihnine doğru şekilde oturacak nasılsa.
8. Ev içinde sevgi dolu, saygılı davranışlar sergilememiz çok önemli. Ve yaptığımız bu güzel davranışları da Müslüman olmamıza bağlamamız. “Annecimmm sen çokk iyi birisin…” dediğinde “Ee ben kızını çokkk seven Müslüman bi annenim bitanemm “ diyerek, güzel ve iyi olan her davranışımızla Müslüman kimliğimizi buluşturabiliriz. Ama vur deyince öldürmemek şartıyla. Yani günde 50 kere söylersek çocuğun midesi bulanır resmen. Arada sırada. 15 günde bir söylemeniz yeterli diye düşünün. Beyinleri inanılmaz güçlü ve aktardığımız her bilgiyi kaydediyor. Bize düşen işin suyunu çıkarmadan yeterli dozda, dengeli bilgiler vermek.
...
Çocukta dini yaşam oluşturmak çok önemli bir konu. Aslına bakarsanız çok da uzun. Şimdilik bu önemli noktalara vurgu yapmış olayım. Zaman içinde farklı zeminlerde aynı konuya açıklık getirmeye devam ederiz. Çocuklar melek… Yaşadıkları ortamı da cennete çevirmek bizim elimizde olsa gerek…